Duyuların Rehberliğinde Sanatı Keşfetmek: Koku ve Sanat

Kübizm akımının temsilcilerinden Pablo Picasso sanatı ve amacını değerlendirirken “Sanatın amacı, ruhumuzu, gündelik hayatın tozlarından temizlemektir” der. Büyük kelimelere, ağdalı tanımlamalara gerek kalmadan, son derece naif bir ifadedir bu belki de. Ruhu gündelik tozlardan arındırmak, üzerindeki ağır katmanı kaldırıp yeni düşüncelere açık hale getirmek sanatın en önemli işlevlerinden biridir. Gördüğünüz, duyduğunuz veya dokunduğunuz her eser sanatçının dünyasını size açarken sizin de ruhunuzda yeni kapılar açmaya hazırlanır.

Herhangi bir duyu veya duygusal his olmadan bir sanat eserini değerlendirmek pek mümkün değil. Eserleri yorumlarken dinlediğiniz sesler, dokunduğunuz parçalar veya doğrudan görüp de sizde hissettirdiği düşünceler üzerinden ilerlersiniz. Peki ya kokladıklarınız? Koku ve sanatın birleştiği, eserin anlatmak istediklerini koku üzerinden anlattığı ve hatta kokunun ta kendisinin sanat eseri olduğu çalışmalara hiç rastladınız mı? Belki öncelikle kokusal kodların sanatla buluştuğu ilk dönemlere yakından bakmak zihninizde bir çerçeve çizmeye yardımcı olabilir.

Sanatsal Kokuların Tarihine Bir Bakış

Koku ve sanat, yan yana tanımlaması ve algılaması zor kavramlar gibi görünür ilk başta. Aslında dünyada bilinirliği yıllar içinde artmış olan ve “olfactory art” adı verilen bu sanat formu, kokuyu ana vasıta olarak kullanır. Sanki çok yakın zamanın kavramlarından biri gibi düşündürtse de “olfactory art” örneklerinin izini takip ettiğimizde 1938 yılına kadar geriye gidip ilk örneklerini görürüz. Klasik sanat akımlarının karşısında duran ve özgünlüğü ile 20. yüzyıla damga vurmuş sanatçılardan biri olan Marcel Duchamp bu sanat formunun da yayılmasını sağlayan isimlerden biridir. 1938 yılında Paris’te açılan ve Duchamp’ın yönettiği Exposition International du Surréalisme isimli sergide yer alan bir enstalasyon, meşe yaprakları, çimen ve eğreltiotu kaplı bir zemin, nilüfer ve sazlıkla doldurulmuş bir gölet ve Brezilya’nın kokusunu yaymak üzere taze kavrulan kahve çekirdeklerini sunuyordu. Sürrealizme adanmış bir sergide sunulan bu eserde dışarı kahve kokusunun verilmesi bilinçli olarak tasarlanmıştı.

Duchamp, yıllar içinde sanat ve kokuyu ilişkilendiren eserler vermeye devam ederken mirası 60’lı yıllarda Fluxus ve Arte Povera gibi modern sanat akımlarının sanatçıları tarafından takip edildi. En iyi bilinen örneklerinden biri de 1965 yılında Takako Saito’nun hazırladığı Koku ve Baharat Satrancı’ydı. Siyah ve beyaz satranç taşları yerine bu eserde karşılıklı olarak kokuları temsil eden materyaller dizilmişti. Tarçın, zencefil, kimyon, muskat cevizi, anason gibi koku ve baharatlar ile satrancın parçalarına belirli kokular atayan Saito, koku kodlarının oyuncuların duygularına ve hamlelerine etkisini ve sınırları aşmaktaki eğilimlerini gözlemlemek için fırsat yaratmıştır.

   

Kokunun sanat üzerindeki etkisi Fluxus akımı temsilcilerine 70’li yıllarda da çarpıcı örnekler yaratmalarına olanak sağladı. Dieter Roth, Staple Cheese (A Race) isimli çalışmasında Amerika’daki ilk sergisinde zemine içinde peynir bulunan 37 adet bavul dizer. Günde sadece bir defa açılan bavul kapaklarından yayılan koku duvardaki peynir görselleriyle ilginç bir duyusal izlenim yaratır. Günler geçtikçe yayılan kokunun keskinleşmesi ve kurtçukların, sineklerin oluşmasıyla eser alanını ziyaret etmek günden güne zorlaşır. Bu ve benzeri iddialı çalışmaların yankıları günümüzde devam ederken yepyeni çalışmalar da zihinsel ve duyusal sınırlarımızı genişletmeye devam ediyor. Günümüzün önemli sanatçı ve araştırmacılardan Sissel Tolaas, geçmişinde aldığı matematik, kimya, görsel sanat ve linguistik gibi çok yönlü eğitimlerini koku duyusunu ve kodlarını dünyaya anlatabilmek için kullanıyor. İçinde İstanbul’un da olduğu pek çok farklı şehirde yaptığı çalışmalar ile kentsel kokuları sanatsal ifadeler ile sergiliyor. Hatta Nerole olarak bizim de bu dünyaya bir katkımız oldu. 2. Tasarım Bienali’nde Sissel Tolaas ile beraber çalışarak İstanbul’un kokularını sanatsal bir ifade ile Nasalo adını verdiğimiz bir projede birleştirdik. İstanbul’un sokaklarından özel koku toplama tekniği ile bazı kokuları topladık ve bu kokular aracılığıyla mekan kavramını ele aldık.

Geçen her bir on yılın yaratıcılığı ve ulaşılabilirliği arttırdığı sanat dünyasında olfactory art kavramının da bilinirliği artmaya devam ediyor. Jan Fabre, Damien Hirst, Judy Chicago, Roelof Louw ve daha nice çağdaş sanatçının sunduğu eserlerin sanatseverlerin zihninde farklı kapılar açtığı ve kokuyu sanatsal boyutta algılamalarına imkan verdiği yadsınamaz bir gerçek. Ülkemizde de yeni tanınmakla birlikte etkileyici çalışmaların da verildiği bu sanatsal kavrama dair eserlerin en bilineni 2016 yılında ANAMED’de sergilenen, Anadolu topraklarından bugüne kokunun kültürümüzdeki yolculuğunu anlatan Koku ve Şehir sergisiydi. Kavramın heyecanlandırıcılığı sebebiyle böyle çalışmaların günden güne artacağına inanıyoruz ve Nerole ekibi olarak işimizin bir kolu olan “koku ve sanat” üzerine çalışmalarımıza, araştırmalarımıza devam ediyoruz.

Referanslar

 

 

 

 

 

 

Devamı

Koku, Şehir, Tasarım ve Fazlası: Nerole Kimdir, Neler Yapar?

Yaşadığımız deneyimleri birebir karşı tarafa aktarmak bulunduğumuz modern çağda artık kolay ve emek istemeyen bir iş. Günden güne dijitalleşen hayatlarımızın “an”larını, seslerini, lezzetlerinin görüntülerini teknolojinin yardımıyla binlerce kilometre öteye bile ulaştırabiliyoruz. Peki ya “koku”yu iletmek, “koku”yu anlatmak veya daha da önemlisi “koku” yoluyla iletişim kurmak? Bunu nasıl yapabiliriz, hiç düşündünüz mü?

Dinleyerek, görerek, yazarak ve dokunarak iletişim kurduğumuz, aklımızdakileri anlatmaya çalıştığımız bir dünyada kokuyu da bir iletişim aracı olarak kullanabileceğimizin farkında olanların sayısı eminiz ki çok azdır. Bu farkındalığı arttırma noktasında devreye Nerole giriyor. Günde yaklaşık 20 bin defa nefes aldığımız ve yaşamaya devam etmemizi sağlayan burnumuzun solunum sisteminin bir organı olmaktan çok daha fazlası olduğunu ve aldığımız nefeslerin bizi koku dünyasına götürürken yepyeni bir iletişim kanalı açtığını anlatmak aslında bizim Nerole olarak yola çıkarken kurduğumuz hayallerden biri. Bir şehri sadece sokakları, yemekleri, insanları ile değil kokularıyla da anlatabilmek, bir edebi çalışmayı veya sanat eserini koku dünyasından geçirerek sunmak bizim işlerimizin temelini oluşturuyor. Bu temeli atarken hafızalarda bu duyunun yer etmesi, gerçek anlamda koklamayı öğrenmek, farkındalık yaratmak, kokuyu bir iletişim aracı olarak kullanmak ve nostalji duygusunu koku aracılığı ile hissettirmek gibi amaçlar bize yol gösteriyor.

Koku Yürüyüşleri – Semti Kokla

Bir semti veya mahalleyi keşfetmenin en iyi ve akılda kalan yolu rehber olarak ayaklarımızı seçmektir. Yani yürüyerek adım adım her sokağına girmek, gerekirse kaybolmak ve yerlisiyle konuşarak derinlerine inmek bizi bir süreliğine de olsa o semtin bir yaşayanı gibi hissettirir. Biz bu semt keşiflerinde ikinci bir rehberi yanımıza alıyor ve farklı bir açıdan o sokakları keşfe çıkıyoruz. Burnumuzun rehberlik ettiği semt yürüyüşlerinde sokakların havasını, duvarlarını, apartman girişlerini, esnaf lokantalarını, kıraathanelerini ve akla gelen her yapıtaşını kokluyor veya yayılan kokunun izinden giderek semtin bilinmeyenlerini keşfediyoruz. Fatih, Dolapdere, Gedikpaşa, Adalar, Kadıköy ve daha nice farklı yerde deneyimlediğimiz ve yürümeye devam ettiğimiz sokaklarda İstanbul’u, kokuları ve hafızamızda canlandırdıklarıyla keşfediyoruz.

Koku Odaklı Deneyim Tasarımı

Deneyim kelimesi sözlük karşılığı olarak belirli bir sürede kazanılan bilgilerin bütününe karşılık gelir. Genellikle gördüğümüz, yaşadığımız, duyduğumuz her şey bize tecrübe kazandırır; bilgi birikimimize bir tuğla daha ekler. Nerole olarak deneyim yaşamayı ve bunu da hayatımızın parçalarına eklemeyi kokuları odağımıza alarak gerçekleştiriyoruz. Koku odaklı deneyimler tasarlayarak koku hafızamızda yeni kapılar açıyor, bazen de eskilere doğru yolculuk yaptırıyor ve sonunda anılarınıza kazınacak bir deneyimi daha bilgilerinize ekliyoruz. Bu tasarımlarda odak koku olurken, gastronomiden, mimarlık tarihinden, kent-mekan ilişkilerinden, seslerden ve edebiyattan ilham alarak bütün duyularınızı harekete geçiren projeler üretiyoruz.

Koku Odaklı Sanat

Çağdaş sanatın sınırsız özgürlük alanına sahip olması bizde de yaratıcı duygular uyandırıyor ve kokuyu merkeze alarak sanat projeleri üretmemize imkan tanıyor. Olfactory art ismiyle de bilinen bu projelerde bir tablo, müzik eseri, sergi veya filmi koku ile anlatarak zihinlerde sanata farklı bir duyumuzdan bakıyoruz. Bazen bir bienal eserinin hikayesini, bazen bir kısa filmi bazen de bir mimari eseri kokularıyla keşfediyoruz. Kulağa sınırları zorlayıcı gelse de 20. yüzyılın başından bu yana modern sanatın bir parçası olan kokulu sanat halen dünyada özellikle bienal çalışmalarında önemli bir yer tutuyor.

Bir İletişim Biçimi Olarak Koku

Nerole olarak bizler marka, iletişim, tüketici, hedef kitle gibi tanımlamaların günümüz dünyasında kısıtlı bir biçimde anlatıldığını düşünüyoruz. Dolayısıyla bu ticari yaklaşımın hafifletilmesi sağlayacak şu soruları soruyoruz:

  • Tüketici deneyimi tasarımı nedir? Neden önemlidir?
  • Yeni dünyada sosyal bilimlere neden daha fazla ihtiyaç duyuluyor?
  • Biz nasıl katma değer yaratıyoruz?

Cevap olarak başlangıç noktamızı bir duyudan belirledik; koku duyusu. Duyular arasında aslında, yaşadıklarımızla en fazla bağ kurabilen ama bunun farkında olmadığımız duyumuz olduğu için. İster marka, ister sanat kuruluşu, isterse birey; hepimiz farkındalık eşiğimiz yüksek olarak çevre ile iletişim kurduğumuzu varsayıyoruz. Biz bu farkındalığımızı gerçek anlamda yüksek tutabilmek için cevabı koku ile arıyoruz. Koku deyince akıllara parfüm, kişiye ya da bir markaya özgülük gibi beylik yaklaşımlar, yani ortam kokulandırması veya koku yerleştirmesi gibi fikirler geliyor. Oysa işin bir de pratik boyutu var. Bir iletişim biçimi olarak kokuyu kavramak; tüketici deneyimi tasarımı, duyuların kullanımı, gündelik hayat pratikleri, davranış biçimleri, salt pazarlama okumalarından ziyade olaylara arası yaklaşım gerektiriyor bir anlamda. Bilgiye ulaşma aracı olarak farklı başlıklarda tasarlanan deneyim temaları, dile gelemeyenleri, iletilmek istenen mesajları düşününce şöyle başlıklar kafamızda sıralanıyor: Psikoloji, sosyoloji, nöroloji, uluslararası ilişkiler, antropoloji, siyaset, kültür ve sanat tarihi, mimarlık, kültürel incelemeler, iletişim, göstergebilim (semiyotik).

İşte bu gibi disiplinleri içeren yaklaşımları sahiplenerek, bakış açılarını birleştirdiğimiz, koku duyusunu temel aldığımız uygulamalarla projeler üretiyoruz. Geliştirdiğimiz yaklaşımla klasik matematik problemlerinin haricinde daha eğlenceli ve hayatın içinden fikirler oluşturuyoruz.

Devamı

Geçmişe Açılan Kapı: Koku Hafızası

Gün içerisinde farkına varmadan zamanda yolculuk yaptığınızı söylesek, inanır mıydınız? Hem de herhangi teknolojik araca ihtiyacınız olmadan. Sadece doğuştan sahip olduğunuz bir duyunuzu, koku almayı kullanarak geçmişten bir “an” veya “anı” hatırlamanız mümkün.

Girişi yıkanan bir apartmanın önünden geçerken bir anda burnunuza gelen beyaz sabun kokusu ile anneannenizin evine, otobüste yanınızdaki kişiden hissedilen parfüm ile eski sevgilinize, bir markette raflar arasında kaybolmuşken gelen tarçın kokusu ile çocukken evinizde pişen tatlıları ailece yediğiniz akşamlara ulaşmak sadece birkaç saniyede gerçekleşiyor. O çok kısa süre içerisinde onlarca yıl geride kalmış ve büyük ihtimalle zihninizin kıyı köşesinde mühürlenmiş açılmayı bekleyen anılara ulaşmak zamanda yolculuk etmek değil de nedir? Farkına varmadan bilinçaltımızın derinliklerine kodlanan ve birer çekmeceye yerleştirilen anılar yıllar sonra minik bir tetikleyici ile gün yüzüne çıkıyor. O kodlar beynimizden geleceğe doğru yolculuk yaparken eş zamanlı olarak bizi geçmişe götürüyor.

Peki anlık hissedilen bir koku nasıl olur da aylar, yıllar önceden anıları canlandırabiliyor, hiç düşündünüz mü? Bu nostaljik ve duygusal olayın aslında bilimsel bir sebebi var. Sorunun cevabı ve nedenleri beyin anatomisinde saklı. Kokuların burunda başlayan yolculuğu beyinde sinir sisteminin karmaşık yapısı içerisinde ilerlerken beyindeki koku soğanı isimli bölgeye varıyor. Bu soğan beyinde amigdala ve hipokampus isimli kısımlarla doğrudan bağlantılı; onlar da duyusal deneyim ve hafıza işlemlerinin aktığı yerler oluyor. Görme, işitme veya dokunma duyuları ile ilgili bilgiler amigdala ve hipokampusten geçmezken koku duyusunun tam olarak tetiklediği bölge burası. Hafızanın derinliklerini harekete geçirmesinin altında da bu anatomik yapının yattığı düşünülüyor.

Bu eşsiz duyunun dünyasıyla haşır neşir olan insanlar koku sayesinde hatırlanan küçük bir anının dev bir edebiyat eserine dönüşmesini, koku hafızasının nelere kadir olduğunu iyi bilirler. Fransız romancı Marcel Proust, bir gün madlen kekini yerken ıhlamuruna batırır ve o anki aldığı lezzet ve bununla bağlantılı olarak da koku onu çocukluğunda halasıyla yaşadığı bir anıya götürür. Bu andan itibaren Swann’ların Tarafı romanı kaleminden dökülmeye başlar ve toplamda 7 cilt süre müthiş Kayıp Zamanın İzinde isimli eserine dönüşür. Proust etkisi olarak da bilinen bu olay koku, tat ve bellek kavramlarının ne kadar iç içe olduğunun güzel bir örneğidir.

Koku ve hafızanın ilişkisi üzerinde durunca akıllara gelen bir soru olacaktır. Hafıza gibi koku duyusu da kaybolabilir mi? Evet, kaybolabilir. Tıpta anozmi adı verilen bir durum genellikle koku alma kanallarının hasara uğraması veya beynin aldığı fiziksel bir travma sonucu oluşabilir. Bu kaybın neler hissettirdiğini kaybetmeden bilmek pek mümkün değil. Genelde göz ardı edilen bu duyunun kaybını yaşadıktan sonra tarif edilen hisler aslında kokunun hayatımız üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Küçük bir anekdotla bu etkiyi aktaralım isteriz. İngiliz bir nörolog olan Oliver Sacks (1933-2015), kariyerindeki enteresan vakaları topladığı ve genellikle duyu kayıplarından muzdarip hastalara yer verdiği kitabı Karısını Şapka Sanan Adam’da (Yapı Kredi Yayınları, 1996) travma sonrası koku alma duyusunu kaybeden hastasının yorumlarına yer verir. Hasta şöyle der: “Koku duyusu mu? Bunu hiç düşünmemiştim. Normal olarak böyle bir şeyi düşünmezsiniz ama onu kaybetmek, aniden kör olmak gibi. Hayat büyük ölçüde zevksiz ve heyecansız bir hale dönüştü. Kokunun ne büyük bir keyif ve mutluluk kaynağı olduğunu düşünemiyor insan. İnsanları kokluyorsun, şehri kokluyorsun, kitapları ve baharı kokluyorsun – belki bilinçli olarak değil ama her şeyle ilgili temelde zengin bir bilinçaltına sahip olarak – her şeyi kokluyorsun. Tüm dünyam aniden fakirleşti.” Koku ve özlem duygusu arasındaki bağlantıyı çok iyi tasvir eden yaşanmış bir örnek. Ve okuduktan sonra koku duyumuza olan değeri ve saygıyı arttıracak bir örnek belki de. Göz ardı edilen bu duyu aslında bizim en ilkel, en eski, anne karnında ilk gelişen duyumuz. Bize şimdi ve geçmiş arasında bağ kurmaya yardımcı olan böylesine köklü bir duyu sanki biraz daha ilgiyi hak ediyor gibi, ne dersiniz?

 

Devamı

Fatih’te Küçük Suriye: İyi Komşular, Muhtelif Kokular

Bir şehri yakından tanımak ve ruhunu hissetmek istiyorsanız yaşamın sürdüğü mahalleleri kıyı bucak keşfederek, bilinmeyen köşelerine adım atarak, insanlarının arasına karışıp sorular sorarak işe başlamanız gerekiyor. Adım adım yürüyüp, seslerini dinleyip, yerel mekanlarının ve sokaklarının yaydığı kokuların izini sürüp yani aslında tüm duyularınızı harekete geçirip keşfettiğinizde şehre bakış açınız değişiyor ve her anı hafızanıza kazınıyor.

İstanbul, bir yandan değişen dünya düzenine herkesten önce ayak uydurmaya çalışan, kaotik ve yorucu bir metropol olma görevini sürdürürken bir yandan da tarihi dokusu, hala yaşatmaya çalışılan mahalle kavramı, sokaklarının belkemiği olan esnafı ve sokaklardaki dayanışmanın temelinde yatan komşuluk ilişkileri ile eski ve özlediğimiz yüzünü bize göstermeye çabalıyor. İKSV’nin öncülüğünde gerçekleşen 15. İstanbul Bienali, bu yıl tam da bu ilişkilere parmak basıyor ve “iyi bir komşu” temasıyla sanatı birleştirerek farklı pencereler açıyor. Sadece bir kavramsal çerçeve sunmak yerine bize “iyi bir komşu”nun nasıl olması gerektiğini sorduran bu yılki bienal kapsamında Nerole ekibi geleneksel koku yürüyüşlerinden birine daha imza attı. Her yürüyüşte rotası ve kurgusu değişen yürüyüşlerin ortak noktası kenti koku duyusu üzerinden keşfetmek, gözden kaçanları burunlarla yakalamak ve koku hafızasını canlandırmak.

21 Ekim’de Nerole Co.’dan Cansu Şekular ve Uniq Gallery’den Kerim Kürkçü birlikte kurguladıkları rotada Fatih’in kalabalık sokaklarında farklı hikayelere ve köklere sahip ama birbirine komşu kültürler arasında katılımcıları yolculuğa çıkardılar. Küçük Suriye olarak da bilinen ve her köşesi sürprizlere açık bölgede katılımcılar duyularını biraz daha farkındalık içinde kullanmayı benimserken bölgenin koku profilini de hep birlikte çıkardılar. Yürüyüşün katılımcı kitlesi bile geçmişleri farklı olsa da aynı şehirde yaşayıp onu sahiplenmenin, komşu olmanın güzelliğini yansıtır biçimdeydi. Yürüyüşün bir parçası olan Suriyeli çevirmenler, farklı semtlerden gelen Türkler, iş sebebiyle yıllarını İstanbul’da geçiren İtalyanlar birlikte yürürken kendi küçük kültür mozaiklerini ve komşuluklarını oluşturdular.

Akşemsettin Caddesi’nin girişinde buluşup yola çıkan grupla ilk olarak bölgenin demografik yapısı ve mimari detaylarına dair bilgiler paylaşan Cansu ve Kerim sonrasında katılımcıları burunlarının rehberlik ettiği bir rotaya çıkardı. Bölgenin Suriyeli göçmenlerden oluşan yoğun nüfusunun izleri sokaklarda da görülebiliyordu. Büyük kısmı ülkelerindeki savaştan kaçarak gelen ve bölgeye yerleşen Suriyeli komşular, hayata kaldıkları yerden devam etmek ve memleketlerine duydukları hasreti de yaşatmak için kendi kültürlerini, lezzetlerini, adetlerini yaydıkları rahatlıkla görülebiliyordu.

Caddenin başındaki peynir dükkanı Suriye’ye has reçetelerle keçi sütünden kendi peynirlerini üretirken az ilerisinde çektiği kahve çekirdeklerinin kokusu metreler öteden yürüyenleri kendine çekiyordu. Mırra ismini de verdikleri şekersiz, sert ve kakuleli kahvenin tadı o gün akılda en keskin kalan kokuların ne olacağının ipuçlarını da verdi. Kültürel koku kodlarından biri olan kakuleyi bölgeye taşıyan Suriyeliler, kendine has dünyalarını bu bölgede kurarken aslında koku-mekan ilişkisine farkında olmadan katkıda bulunuyorlar. Bundan birkaç yıl önce belki çok daha farklı kokulara sahip olan caddede artık bol bol kakule ve sert kahve kokusu duymak ve bunu her duyuşta o bölgeyle ilişkilendirmek mümkün.

Rota boyunca geleneksel tatlıcısı, esnaf lokantası, parfümcüsü, aktarı (*) derken Suriyelilerin bir mahallede olması gereken tüm birimleri kısacası “Küçük Suriye”yi kurduklarını gözlemlendi. Her yürüyüşte olduğu gibi katılımcılar koku aracılığıyla farklı anılarını hatırlayıp farklı duygular hissettiler. Yıkanan bir apartman girişinden yayılan çamaşır suyu-sabun karışımı koku kimilerini çocukluğunda mahalleye ve o mahallenin ritüellerine götürürken kimileri gül suyunu koklayıp tadarken bu suyu hayatından eksik etmeyen büyükannesini hatırladı. Bazı anılar mutlu, bazı anılar hüzün vericiydi onları tanımlayanlar için. Koku hafızasının nasıl çalıştığını, minik bir kokunun beynin gizli bölmelerindeki çekmeceleri nasıl açtığını ve zamanda yolculuk yaptırdığını gören katılımcılar için başlı başlına bir deneyimdi Fatih rotası. Ve tabii komşuları tanımak ve anlamak için de…

Suriyelilerin geleneksel tatlılarından biri olan kaymaklı kurabiye. Dışı çıtır, içi yumuşak olan bu ilginç tatlı, reçetesinde bulunan gül suyu ile tat-koku ilişkisini ilk lokmada hissettiriyor.

 

(*): Aktar kelimesinin kökeni Arapça’da güzel koku ve güzel kokmak anlamına gelen “ıtr” kelimesinden geliyor. Eski dönemlerde güzel kokulu, şifalı bitki ve baharat satan kişilere verilen isim “attar” zaman içinde değişime uğrayarak “aktar” halini almıştır. Ama hala şehrimizde ve hatta ülkemizde attar ismini kullanan hatırı sayılır ölçüde komşumuz bulunuyor.

 

Devamı