Duyuların Rehberliğinde Sanatı Keşfetmek: Koku ve Sanat

Kübizm akımının temsilcilerinden Pablo Picasso sanatı ve amacını değerlendirirken “Sanatın amacı, ruhumuzu, gündelik hayatın tozlarından temizlemektir” der. Büyük kelimelere, ağdalı tanımlamalara gerek kalmadan, son derece naif bir ifadedir bu belki de. Ruhu gündelik tozlardan arındırmak, üzerindeki ağır katmanı kaldırıp yeni düşüncelere açık hale getirmek sanatın en önemli işlevlerinden biridir. Gördüğünüz, duyduğunuz veya dokunduğunuz her eser sanatçının dünyasını size açarken sizin de ruhunuzda yeni kapılar açmaya hazırlanır.

Herhangi bir duyu veya duygusal his olmadan bir sanat eserini değerlendirmek pek mümkün değil. Eserleri yorumlarken dinlediğiniz sesler, dokunduğunuz parçalar veya doğrudan görüp de sizde hissettirdiği düşünceler üzerinden ilerlersiniz. Peki ya kokladıklarınız? Koku ve sanatın birleştiği, eserin anlatmak istediklerini koku üzerinden anlattığı ve hatta kokunun ta kendisinin sanat eseri olduğu çalışmalara hiç rastladınız mı? Belki öncelikle kokusal kodların sanatla buluştuğu ilk dönemlere yakından bakmak zihninizde bir çerçeve çizmeye yardımcı olabilir.

Sanatsal Kokuların Tarihine Bir Bakış

Koku ve sanat, yan yana tanımlaması ve algılaması zor kavramlar gibi görünür ilk başta. Aslında dünyada bilinirliği yıllar içinde artmış olan ve “olfactory art” adı verilen bu sanat formu, kokuyu ana vasıta olarak kullanır. Sanki çok yakın zamanın kavramlarından biri gibi düşündürtse de “olfactory art” örneklerinin izini takip ettiğimizde 1938 yılına kadar geriye gidip ilk örneklerini görürüz. Klasik sanat akımlarının karşısında duran ve özgünlüğü ile 20. yüzyıla damga vurmuş sanatçılardan biri olan Marcel Duchamp bu sanat formunun da yayılmasını sağlayan isimlerden biridir. 1938 yılında Paris’te açılan ve Duchamp’ın yönettiği Exposition International du Surréalisme isimli sergide yer alan bir enstalasyon, meşe yaprakları, çimen ve eğreltiotu kaplı bir zemin, nilüfer ve sazlıkla doldurulmuş bir gölet ve Brezilya’nın kokusunu yaymak üzere taze kavrulan kahve çekirdeklerini sunuyordu. Sürrealizme adanmış bir sergide sunulan bu eserde dışarı kahve kokusunun verilmesi bilinçli olarak tasarlanmıştı.

Duchamp, yıllar içinde sanat ve kokuyu ilişkilendiren eserler vermeye devam ederken mirası 60’lı yıllarda Fluxus ve Arte Povera gibi modern sanat akımlarının sanatçıları tarafından takip edildi. En iyi bilinen örneklerinden biri de 1965 yılında Takako Saito’nun hazırladığı Koku ve Baharat Satrancı’ydı. Siyah ve beyaz satranç taşları yerine bu eserde karşılıklı olarak kokuları temsil eden materyaller dizilmişti. Tarçın, zencefil, kimyon, muskat cevizi, anason gibi koku ve baharatlar ile satrancın parçalarına belirli kokular atayan Saito, koku kodlarının oyuncuların duygularına ve hamlelerine etkisini ve sınırları aşmaktaki eğilimlerini gözlemlemek için fırsat yaratmıştır.

   

Kokunun sanat üzerindeki etkisi Fluxus akımı temsilcilerine 70’li yıllarda da çarpıcı örnekler yaratmalarına olanak sağladı. Dieter Roth, Staple Cheese (A Race) isimli çalışmasında Amerika’daki ilk sergisinde zemine içinde peynir bulunan 37 adet bavul dizer. Günde sadece bir defa açılan bavul kapaklarından yayılan koku duvardaki peynir görselleriyle ilginç bir duyusal izlenim yaratır. Günler geçtikçe yayılan kokunun keskinleşmesi ve kurtçukların, sineklerin oluşmasıyla eser alanını ziyaret etmek günden güne zorlaşır. Bu ve benzeri iddialı çalışmaların yankıları günümüzde devam ederken yepyeni çalışmalar da zihinsel ve duyusal sınırlarımızı genişletmeye devam ediyor. Günümüzün önemli sanatçı ve araştırmacılardan Sissel Tolaas, geçmişinde aldığı matematik, kimya, görsel sanat ve linguistik gibi çok yönlü eğitimlerini koku duyusunu ve kodlarını dünyaya anlatabilmek için kullanıyor. İçinde İstanbul’un da olduğu pek çok farklı şehirde yaptığı çalışmalar ile kentsel kokuları sanatsal ifadeler ile sergiliyor. Hatta Nerole olarak bizim de bu dünyaya bir katkımız oldu. 2. Tasarım Bienali’nde Sissel Tolaas ile beraber çalışarak İstanbul’un kokularını sanatsal bir ifade ile Nasalo adını verdiğimiz bir projede birleştirdik. İstanbul’un sokaklarından özel koku toplama tekniği ile bazı kokuları topladık ve bu kokular aracılığıyla mekan kavramını ele aldık.

Geçen her bir on yılın yaratıcılığı ve ulaşılabilirliği arttırdığı sanat dünyasında olfactory art kavramının da bilinirliği artmaya devam ediyor. Jan Fabre, Damien Hirst, Judy Chicago, Roelof Louw ve daha nice çağdaş sanatçının sunduğu eserlerin sanatseverlerin zihninde farklı kapılar açtığı ve kokuyu sanatsal boyutta algılamalarına imkan verdiği yadsınamaz bir gerçek. Ülkemizde de yeni tanınmakla birlikte etkileyici çalışmaların da verildiği bu sanatsal kavrama dair eserlerin en bilineni 2016 yılında ANAMED’de sergilenen, Anadolu topraklarından bugüne kokunun kültürümüzdeki yolculuğunu anlatan Koku ve Şehir sergisiydi. Kavramın heyecanlandırıcılığı sebebiyle böyle çalışmaların günden güne artacağına inanıyoruz ve Nerole ekibi olarak işimizin bir kolu olan “koku ve sanat” üzerine çalışmalarımıza, araştırmalarımıza devam ediyoruz.

Referanslar

 

 

 

 

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir