Geçmişe Açılan Kapı: Koku Hafızası

Gün içerisinde farkına varmadan zamanda yolculuk yaptığınızı söylesek, inanır mıydınız? Hem de herhangi teknolojik araca ihtiyacınız olmadan. Sadece doğuştan sahip olduğunuz bir duyunuzu, koku almayı kullanarak geçmişten bir “an” veya “anı” hatırlamanız mümkün.

Girişi yıkanan bir apartmanın önünden geçerken bir anda burnunuza gelen beyaz sabun kokusu ile anneannenizin evine, otobüste yanınızdaki kişiden hissedilen parfüm ile eski sevgilinize, bir markette raflar arasında kaybolmuşken gelen tarçın kokusu ile çocukken evinizde pişen tatlıları ailece yediğiniz akşamlara ulaşmak sadece birkaç saniyede gerçekleşiyor. O çok kısa süre içerisinde onlarca yıl geride kalmış ve büyük ihtimalle zihninizin kıyı köşesinde mühürlenmiş açılmayı bekleyen anılara ulaşmak zamanda yolculuk etmek değil de nedir? Farkına varmadan bilinçaltımızın derinliklerine kodlanan ve birer çekmeceye yerleştirilen anılar yıllar sonra minik bir tetikleyici ile gün yüzüne çıkıyor. O kodlar beynimizden geleceğe doğru yolculuk yaparken eş zamanlı olarak bizi geçmişe götürüyor.

Peki anlık hissedilen bir koku nasıl olur da aylar, yıllar önceden anıları canlandırabiliyor, hiç düşündünüz mü? Bu nostaljik ve duygusal olayın aslında bilimsel bir sebebi var. Sorunun cevabı ve nedenleri beyin anatomisinde saklı. Kokuların burunda başlayan yolculuğu beyinde sinir sisteminin karmaşık yapısı içerisinde ilerlerken beyindeki koku soğanı isimli bölgeye varıyor. Bu soğan beyinde amigdala ve hipokampus isimli kısımlarla doğrudan bağlantılı; onlar da duyusal deneyim ve hafıza işlemlerinin aktığı yerler oluyor. Görme, işitme veya dokunma duyuları ile ilgili bilgiler amigdala ve hipokampusten geçmezken koku duyusunun tam olarak tetiklediği bölge burası. Hafızanın derinliklerini harekete geçirmesinin altında da bu anatomik yapının yattığı düşünülüyor.

Bu eşsiz duyunun dünyasıyla haşır neşir olan insanlar koku sayesinde hatırlanan küçük bir anının dev bir edebiyat eserine dönüşmesini, koku hafızasının nelere kadir olduğunu iyi bilirler. Fransız romancı Marcel Proust, bir gün madlen kekini yerken ıhlamuruna batırır ve o anki aldığı lezzet ve bununla bağlantılı olarak da koku onu çocukluğunda halasıyla yaşadığı bir anıya götürür. Bu andan itibaren Swann’ların Tarafı romanı kaleminden dökülmeye başlar ve toplamda 7 cilt süre müthiş Kayıp Zamanın İzinde isimli eserine dönüşür. Proust etkisi olarak da bilinen bu olay koku, tat ve bellek kavramlarının ne kadar iç içe olduğunun güzel bir örneğidir.

Koku ve hafızanın ilişkisi üzerinde durunca akıllara gelen bir soru olacaktır. Hafıza gibi koku duyusu da kaybolabilir mi? Evet, kaybolabilir. Tıpta anozmi adı verilen bir durum genellikle koku alma kanallarının hasara uğraması veya beynin aldığı fiziksel bir travma sonucu oluşabilir. Bu kaybın neler hissettirdiğini kaybetmeden bilmek pek mümkün değil. Genelde göz ardı edilen bu duyunun kaybını yaşadıktan sonra tarif edilen hisler aslında kokunun hayatımız üzerindeki etkisinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor. Küçük bir anekdotla bu etkiyi aktaralım isteriz. İngiliz bir nörolog olan Oliver Sacks (1933-2015), kariyerindeki enteresan vakaları topladığı ve genellikle duyu kayıplarından muzdarip hastalara yer verdiği kitabı Karısını Şapka Sanan Adam’da (Yapı Kredi Yayınları, 1996) travma sonrası koku alma duyusunu kaybeden hastasının yorumlarına yer verir. Hasta şöyle der: “Koku duyusu mu? Bunu hiç düşünmemiştim. Normal olarak böyle bir şeyi düşünmezsiniz ama onu kaybetmek, aniden kör olmak gibi. Hayat büyük ölçüde zevksiz ve heyecansız bir hale dönüştü. Kokunun ne büyük bir keyif ve mutluluk kaynağı olduğunu düşünemiyor insan. İnsanları kokluyorsun, şehri kokluyorsun, kitapları ve baharı kokluyorsun – belki bilinçli olarak değil ama her şeyle ilgili temelde zengin bir bilinçaltına sahip olarak – her şeyi kokluyorsun. Tüm dünyam aniden fakirleşti.” Koku ve özlem duygusu arasındaki bağlantıyı çok iyi tasvir eden yaşanmış bir örnek. Ve okuduktan sonra koku duyumuza olan değeri ve saygıyı arttıracak bir örnek belki de. Göz ardı edilen bu duyu aslında bizim en ilkel, en eski, anne karnında ilk gelişen duyumuz. Bize şimdi ve geçmiş arasında bağ kurmaya yardımcı olan böylesine köklü bir duyu sanki biraz daha ilgiyi hak ediyor gibi, ne dersiniz?

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir